Ürdün’de çölün ortasında kayalık bir vadiye kurulu Petra Antik Kenti, pembe renkli kayalara oyulmuş tek parça yapılarıyla, büyüklüğüyle dünyanın en ilginç ve en güzel arkeolojik eserlerinden biri.

Yelda Baner

Arabayla yaptığım en güzel yolculuklardan biriydi Suriye, Ürdün ve Lübnan hattı. İstanbul’dan hareket ettiğimiz özel otobüsümüz ile her ülkeden, yolumuzun geçtiği her kentten aldığımız tatlar başka başkaydı. İçlerinde en büyük hayranlığı ve hayreti Ürdün’de çölün orta yerine kurulmuş Petra Antik Kenti’yle, milyonlarca yıl önce deniz olup şimdi çöl olan Wadi Rum kazanıyor.

Petra’daki ilk yaşam izleri M.Ö. 7000’lere kadar uzansa da M.Ö. 6.yüzyılda bütün Mezopotamya’yı ele geçirmeye çalışan Perslerden kaçan Nebatiler, Musa Vadisi’ne sığınırlar. Milyonlarca yıl önce deniz olan bu uçsuz bucaksız vadideki kayaları oyarak bir yeraltı şehri yaparlar ve göçebelikten kent yaşamına geçerler. Su kanalları, küçük ilkel barajları, kaya oymalarıyla olağanüstü bir düzen kurarlar. Lut Gölü çevresinde yaşayan Arap asıllı Nebatiler yazısı, Arap yazısının başlangıcı sayılır.

Nebatilerin kutsal mirası
Lut Gölü, yani bildiğimiz adıyla Ölü Deniz’in güneyinde, Arap Çölü’nün kıyısındaki bu antik çağ kentinin tapınakları, sarayları, 4 bin kişilik bir amfi tiyatrosu, mezarları, kervansarayları, idare binaları, pazar yerleri vardı. Bu gül renkli yapıların hepsi aynı kaya bloklarının oyulmasıyla meydana getirilmiştir. Kesinlikle bir parça, bir başka parçanın üstüne getirilerek yapılmamış. Nebatiler döneminde baharat ticaretiyle geçinen Petra halkı, çok etkileyici bir zenginlik yaratmışlar. Bu dönemde Arabistan’a ulaşmaya çalışan Romalılar, bu topraklardan hem çekinirler hem de uzak duramazlarmış. Nebatiler de Arap yarımadası ve uzak doğudan getirdikleri baharat ve kokuları Romalılara satarak akıl almaz bir gelir elde etmişler ve kenti bugünkü haline getirmişler. M.Ö.1 ile M.S. 2. Yüzyıl arası en parlak dönemini yaşayan ve Musa Vadisi’nin etrafını saran dağlarla çölün koruması altında kalan Petra kenti ticaret yollarının yönünü değiştirmesiyle önemini yitirmiş. Büyük İskender Petra’yı almak istediğinde ilk işi suyu kesmek olmuş. M.Ö. 312 yılında fethettiğinde, kentteki Nebatilerin sayısı gerçekten çok azmış. Böylelikle başlayan Roma dönemi, etkilerini mimaride ve yaşam tarzında göstermeye başlıyor. Kentte kayalara oyulmuş yapıların dışında vadide Roma ve sonrası dönemlerine ait yapılar da bulunmakta. Dağların arasında konumlanmış bir kent olan Petra, bir süre sonra önemini yitirmiş ve 12. yüzyıldan sonra yaklaşık yedi yüzyıl boyunca unutulmuş. Ta ki 1812 yılında İsviçreli gezgin Ludwig Şam’dan Kahire’ye giderken Petra’yı buluncaya kadar.

Muhteşem güzelliklere açılan kanyon

Bu kenti gezmek için birkaç gün geçirmeniz gerekiyor. Bir, iki ya da üç günlük bilet alarak gezebilmeniz mümkün. Kentin girişine yaklaşık iki kilometrelik yoldan ulaşılıyor. Yolun küçük bir kısmı toprak; buraya kadar isteyenler ata binerek geliyorlar. Sonrasında derin ve dar bir kanyondan geçiliyor ki özellikle sabah ve akşamüzerleri ışığın etkileriyle akıl almaz güzellikler çıkıyor ortaya. Bazı yerlerde iyice daralan kanyonda kayalara oyulmuş figürler dikkati çekiyor. Tanrı figürünün karşısında kutsal oda denilen bir yer var. Burada kurbanlar kesilirmiş. Abdest de alan Nebatiler siyah bir taşın etrafını tavaf ederlermiş. Nebatiler su ve suyu kullanma konusunda son derece gelişmiş bir toplumdu. Bu bölgeye yerleşimden önce vadinin içinden geçen suyu hem doğal yollarla hem de küçük bentlerle biriktirmişler. Kanyon boyunca yol kenarındaki su yolları bulunuyor. Yol üzerindeki incir ağacı da bereketin simgesi. Büyük bir gücün kendine yol açmak için kayaları aralaya aralaya ilerlediği hissi uyandıran kanyonu geçerken, kulağımdan bir kemanın ezgileri hiç eksik olmuyor. Yolun sonunda önümüze çıkan görüntü gerçekten hazine gibi. M.Ö.1.yüzyılda yaşayan kral çocuğu doğduğunda yaptırmaya başladığı pembe granit taştan oyularak, 42 metre yüksekliğinde cephesi olan mezarın her iki yanında melekli figürler var. Meleğin ruhu, göğe taşıdığına inanılmaktaydı. Kartal figürleri hatta daha vadide yer yer önümüze çıkan obelisk tarzı konik mezarlar da aynı fikirle yapılmışlardı. Orta Doğu’nun en çekici kültür örneklerinden biri bu yapı. Bugüne kadar bozulmadan kalan mezarı zarif sütunlar, kemerler ve başlıklar süslemekte.

Pembe renkli kumlar…

Petra’yı gezmek için çeşitli rotalar belirlenmiş. Her biri hakkıyla gezildiğinde yarım günden fazla zamanı alıyor. Kaya mezarları, tiyatro, Kızlar Tapınağı, Kral mezarları, en tepedeki manastır insana yaşadığı zamanı, mekanı, kimliğini unutturuyor. Manastıra çıkmak için 1000 tane olduğu söylenen basamakları tırmanmaya başlıyoruz. Rotaların bazılarının bu basamakları tırmanarak yol almak olduğunu öğrenmek için ikinci rotayı yapmam gerekti. Ne olursa olsun tırmanışın bittiği yerlerde tepelerden tüm Petra Vadisi’ni seyretmek kuş kanatları taktırıyor bana. Yol boyunca kayaların arasında öbeklenen kumun rengi pembe.

Ve aynı pembe renkli kum, daha güneyde Wadi Rum’da sarıyor her yanımızı. Göz alabildiğine uzanan bir kum çölünün ortasında yükselen kayalıklar, uçuşan kum taneleri, sıcaktan pus yaratan hava, develerin üzerine binmiş bedeviler, turistleri gezdiren jipler, milyonlarca oyuktan oluşan kayalar… İrem Bağları’nın olduğu yer diye bilinen bu koca çöl, bedevilerin rehberliğinde gezilebiliyor. İster kum tepelerine tırmanın, ister jiplerle turlayın karşınıza çıkan kayalar, size çöldeki mercan kayalıklarında olduğunuzu hissettirecekler. Kayaların oyuklarında, aralarında binlerce yıllık geçmişi olan duvar resimlerini bulmak mümkün.

Bedevi çadırında unutulmayacak bir gece

Gün batımını tırmanacağınız büyük bir kayanın tepesinde izlemek son derece etkileyici. Bedevi çadırlarında, yıldızlardan oluşmuş bir fanusun içinde samanyolunun altında uyumak ise aklınızda hiç unutamayacağınız izler bırakacak. Şansınız varsa ki bizim vardı, akşam yemeğinde, çölün ortasında rebab çalıp, yanık sesiyle şarkı söyleyen birilerine rastlarsınız. Sabah gün doğumunda yürüyüşe çıkmak ise bir başka heyecan yaratıyor; sabahın o parlak güneşinde çöldeki girinti ve çıkıntılar yok oluyor ve her şey bir boyutsuzluk kazanıyor. Dikkat edin kaybolmak hiç de zor değil.

İki yıl üst üste gittiğim Petra ve Wadi Rum’da her seferinde yeni görüntüler, yeni duygular keşfettim. Bu yıl gittiğimizde çölde dolunay zamanını yaşadık ki varlığımın aslında ne kadar da küçük olduğunu, ruhumun ne kadar özgür, hayallerimin ne kadar çok olduğunu anlattı bana. Güneşi uğurlamak için oturduğum kum yığınının ortasında, sağımda güneş, solumda dolunay, avcumda gönlümün çiçeği vardı.