Ülkü Özel

Kahire, kaç bin yıldır uğulduyor böyle!   Ne muhteşem, ne tutkulu, ne mucizevi , ne dehşetli  hadiselerden geriye kalan antik bir uğultu…  Göklerde bir yerlerde şehirlerin ruhu da yaratılırken sanki,  Kahire,  derin, depderin bir sesle, ‘İnsanları’ demiş, ‘eteklerimde toplamak isterim,  medeniyetler kursunlar bende ve sonra dağılsınlar, Yusuf güzelliği de benim olsun, Firavun kibri de,  çöl sarısını da isterim Nil yeşilini de…”   Sonra işte, insanlar hep Kahire’ye doğru koşar  ve Nil aşağıdan yukarıya ona doğru akar olmuş…  Bugün,  şehrin caddelerinde gezinirken o derin, depderin sesi duymaya devam edersiniz yine,
‘İnsanları eteklerimde toplamak isterim’…

Teselli bulmak isteyen…

Üzgünleri, küskünleri , yolunu yitirmişleri, gönlü incinmişleri, teselli arayanları ve canı sıkılanları müşfik bir anne gibi avutur ve oyalar Kahire…  Han Halil Çarşısı’nın dolambaçlı sokaklarında, renkli avizeler, ahşaplar, deriler, gümüşler ve baharat kokuları arasında yürürken görürsünüz o müzmin sıkılganları, ne aradıklarını bilmeden dolaşır sonra yorulunca El Fişavi Kahvesi’ne otururlar, ellerinde buz gibi bir hibiskus şerbeti…  Bu kahvenin asırlık aynalarından ne yüzler yansıdı şimdiye kadar?  Mehmet Akif’in mahzun bakışları, Necip Mahfuz’un bir romanı kurup bozan elleri… Bugün,  yazmak ve derin düşüncelere dalmak için hiç uygun bir mekan değil  El Fişavi, iki satır okuyayım deseniz, yan masalardan birinde bir ud sesi duyulur ansızın, tef coşkuyla vurulur, bir bakmışsınız ufak ufak salınıp inceden omuz titretiyorsunuz oturduğunuz yerde.  Karşılıklı dizilmiş ahşap sandelyeler,  bir sandalye olmaktan çıkar zaten,  önünüzden geçip  gidenleri merakla izlediğiniz bir seyir terasına dönüşür kısa zamanda.  Ah o geçip gidenler, geçip gitseler yalnızca!  Önce bir tespih görürsünüz burnunuzun ucunda sallanan, sonra yasemin çiçeklerinden yapılmış bir taç az kaldı başınıza takılacak, bir kadın elinize kına dövmesi yaptı yapacak…  Sakince oturur, nazikçe gülümser, çok gerekirse elinizi kalbinizi hafifçe bastırıp içten bir ‘şükran’ derseniz usulca çekilir onlar da, bütün o derin cüzdan, çin saati,  pamuk şekeri ve ciltli kitap satıcıları…  Şehre akşam çökse de çarşıdan el ayak çekilmez ve avizelerin sarı ışıkları altında naneli çaylarını yudumlayanlar eve dönmek için hiç telaş etmez.  Çarşı vakti tamama erse de hem, Muiz’de gezinme zamanı gelmiştir.  Biter gibi olurken tam, yeniden başlar Kahire, bir elinizi bırakır, öteki elinizden tutar,  bir sokakta gözden yiter sonra yine karşınıza çıkar…

Eski binalar, genç insanlar…

Hüseyin Meydanı’nından  köşeyi dönün, sağa kıvrılın ama yola değil daima yukarı bakın ki asırlık taş binaların muazzamlığını görebilesiniz.  İşte şimdi efsanevi Muiz Caddesi’ndesiniz. Efsanevi çünkü  yüzyıl öncesine ait bir ‘Şark’ kartpostalı gibi… Mısırlı gençler elbette bu ‘kartpostal’ ın kıyısından, köşesinden başlarını uzatırlar her zaman, kıvırcık saçlar ve ışıltılı, güleç  gözler… Muiz, devasa ahşap kapılar önünde fotoğraf çekinen genç kızların ve  gitar çalıp şarkı söyleyen delikanlıların caddesidir zaten biraz da. Antikacılar, kuyumcular, ucuza yemek, turistik kafe, birkaç sanat galerisi ama en çok da bugün çoğu müze olarak kullanılan görkemli taş binalar…  O binalardan birinin basamaklarına oturup birşeyler atıştırmak ve etrafı seyretmek bir Muiz klasiğidir. Fonda daima bir Ümmü Gülsüm şarkısı vardır, o yoksa beyaz uzun entarileriyle seyyar müzisyenler  çalıp söyleyerek yürürler,  müzik hiç eksilmez caddede, gürültü bitmez, karmaşa dinmez.

Arka sokaklar nereye çıkar?

Piramitleri ve Mısır Müzesi’ni tarife kalkışmak beyhude bir çaba olmaz mı?  Gidilir ve görülür onlar, anlatılmaz. Nil de öyle aslında, o kadar güzeldir ki seyredersiniz yalnızca,  kıyısında oturur, üstündeki köprülerden yürüyerek ya da faytonla geçersiniz.  Yakın, daha yakın olmak isterseniz bir yelkenliyle ağır aheste süzülürsünüz.  Eh bir değişiklik olsun nehre yukarıdan bakayım derseniz de Kahire Kulesi’nden hem  Nil’in kıvrıla kıvrıla akışını hem de şehri temaşa edebilirsiniz. Nil’i, Piramitleri ve müzeyi kendi baş döndürücü şöhretleriyle başbaşa bırakamaz mıyız şimdi biraz?  Hadi, insanların mezar evlerde yaşadığı ‘Ölüler Şehri’nin de kıyısından geçip, Tahrir Meydanı’na uzaktan bir selam verelim ve Kansu Gavri Külliyesi’nden yukarı yürüyelim.  Burası arka sokaklara uzanan bambaşka bir rota…   Mahalle bakkallarının giderek  daha yoksul ama daha özgün göründüğü,  yaşlı adamların kapı önlerinde oturduğu ve kadınların ekmek almak için tandır fırınları önünde toplandığı yarı gölgeli sokaklar bir sürprize açılabilir mi?  Elbette, burası Kahire ve işte Emir Aksungur Camii,  uzaktan bir akraba gibi sakin, taş avlusuna davet ediyor sizi. Avluda bir kedi , bir siz, bir de huzur… Sahi söylemiş miydik kediler ilk kez bu topraklarda evcilleştirilmişti. Ama asıl sürpriz, bu arka sokaklarda bir yay çizerek Kahire’nin en güzel camilerinden ikisine birden ulaşmak; Sultan Hasan ve Rıfai Camileri…  Bu mabedlerin, iki heybetli eski zaman insanı gibi yanyana yükselişi gökyüzüne doğru…  Azametli duvarlar, sütunlar, boşlukta sallanan kandiller ki Kahire kandiller şehridir biraz da. Ah aslında anlatacak ne çok şey,  yan yana, iç içe kaç şehir var daha!  İyisi mi havalar şu sıra bir kerkedi  şerbeti gibi serin ve gönül çeliciyken gidin Kahire’ye, hikâyeyi bir de onun derin, esrarlı sesinden dinleyin.