Yelda Baler

Bursa’da hükümdarlar büyük bahçeler içinde ve zarif saraylarda yaşarlarmış. Hele Orhan Gazi’nin halefi I. Murad’ın Bursa ovasına hâkim bir tepede yaptırdığı saray, dillere destanmış. Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulmasıyla birlikte başkent unvanını alan Bursa, ilk dönemlerini hem kuşatmalarla hem büyüme ve zenginleşme çabalarıyla geçirmiş.

Osmanlı kültürünün en eski örneklerini barındıran kent, Roma ve Bizans dönemlerine ait çok az yapıyı günümüze taşıyabilmiştir. Tophane semtindeki Bizans döneminden kalan kale duvarları, Roma döneminden kalan Tabakhane’deki Batık Hamam sayabileceğimiz çok az örnekten ikisi.

Egzotik Doğu’yu keşfetmek ve yaşamak amacıyla yollarda olan pek çok gezginin uğrak noktalarından biri olmuştur Bursa. Kiminin kaleminden yazıya, kimininkinden resimlere aktarılmış yaşananlar… 19. yüzyılın ilk yarısında Anadolu’yu gezen Fransız bilim adamı ve gezgin Charles Texier, şehre üç kapının açıldığını yazar. Kuzeydeki Tabak, o günlerin deyimiyle Dabbâğ kapısı, doğudakine Yer kapısı, batıdakine de Kaplıca kapısı adı verilirmiş. Uludağ’ın eteklerinde birleşen Zindan kapısı ve Su kapısı ise yalnızca şehre erzak getiren bazı köylülerin kullandığı iki küçük kapıymış. Kapı dediğimiz de sahi şehir kapısı, tuğladan yapılmış ve üzerine de mermer geçirilmiş.

Yüzyıllardır süregelen “Yeşil Bursa” tanımlaması o dönemler için hiç de haksız sayılmayacak sıfat veriyor Bursa’ya. Olimpus’un yani Uludağ’ın bütün yamaçları, yemyeşil düşsel bir güzellik sunarlarmış. Burada ovaya ve dağlara yayılmış sandal, servi, meşe, çınar, kestane, gürgen ağaçlarından oluşmuş ormanların şaşırtıcı güzelliğinden bahsedilir. Ve elbette ki Uludağ’ın eteklerini dolduran  ipek böceğinin besin kaynağı dut ağaçlarından… Tam yedi çeşit dut ağacı, bütün Bursa çevresinde yetiştirilirdi. Yakın dönemlere kadar Bursa’da pek çok evin bahçesinde bulunan dut ağaçlarında yetiştirilen kozalardan elde edilen ipekler, Bursa’nın ünlenmesine katkı sağlamıştır.

Muradiye’den Yeşil’e

Bursa’nın doğal güzelliklerinin yanında tarihi ve kültürüyle ön plana çıkmasını sağlayan değerleri özellikle Osmanlı dönemi yapılarıdır. Osman Gazi ve Orhan Gazi’nin türbeleri, Orhan Camii, Hüdavendigar adıyla da bilinen Murat Camii ve Külliyesi, Ulu Camii, Yeşil Camii ve türbe, hanlar arasından bir kaçını anlatmayı sürdürelim.

Muradiye’den Tophane’ye kıvrılarak inen yol Yeşil’e doğru uzanırken Osmanlı’nın ilk sultanlarına ulaştırır bizi. Tophane bölgesinde bulunan Osman Gazi ve Orhan Gazi’nin türbelerinin bulunduğu Hisar tepesinden Bursa’yı göz alabildiğine görmeniz mümkündür. Bursa’nın simgelerinden biri, Ulu Camii’nin iki minaresi ve kubbeleri takılır gözünüze. Usulca Tophane’nin merdivenlerinden inip caminin kapısından süzülüverin. Yıldırım Bayezid Niğbolu savaşından galip çıkarsa Bursa’nın yirmi yerinde camii yapacağı vaadinde bulunur. Zaferle kente dönen sultan 20 tane cami yerine 20 kubbeli bir cami yaptırır. Dört yılda yapımı biten camii Erken Osmanlı mimarisinin en önemli örneklerinden de biridir. Kuzey yüzü hariç diğer duvarları kesme taştan ve üst üste iki sıra pencereden oluşmakta. Kuzey yüzünde bulunan iki minare farklı zamanlarda yapılmış. Selçuklu tarzını andıran taç kapı büyük yangın sırasında büyük zarar görmüş ve yeniden yapılmış. Türk tarihinde yapılan namaz kılma alanı en büyük camidir. Sütun ve duvarları 40 hattatın eseri olan 192 levhayla bezenmiş. 16 kenarlı mermerden yapılmış caminin ortasındaki şadırvanın etrafı, parmaklıklarla çevrili. Mihrabın gösterişinin dışında çivi kullanılmadan yapılmış ahşap minber de çok değerlidir. Doğu tarafında yer alan dokuz gezegenli güneş sistemi kabartma bir formla işlenmiş ve gezegenler, güneşe uzaklıkları ve büyüklüklerinin oranları da doğru olarak yerleştirilmiştir.

Demirci ustası Karagöz’le, taş ustası Hacivat’ın hikayesinin de Ulu Camii’nin inşaatı sırasında yaşandığı söylenegelir. İki ustanın birbirleriyle yaptıkları şakalaşmalar, Yıldırım Bayezid’in kulağına gidince, işçilerin çalışmasına engel olduğu düşüncesiyle kellelerini vurdurur. Sonra da yaptığından pişmanlık duyar. Üzüntüsünü paylaşmak ve hafifletmek isteyen Şeyh Küşteri çarıklarından birini bir sopanın, diğerini başka bir sopanın ucuna takar ve yaktığı ateşle aydınlattığı bir bez parçası üzerine çarıkların gölgelerini düşürür. Padişaha anlatmaya başlar Hacivat’la Karagöz’ün hikayesini de günümüze kadar taşır.

Ulucami’den çıktınız mı arkalara uzanıp İpek, Koza, Emir, Fidan hanların arasında kaybolmanın zamanı da gelmiştir artık. Hanlarda dolaşırken Bursa’nın 600 yıllık tarihiyle de yüzleşirsiniz. Kentin ilk bedesteni olan ve dokumaların satıldığı Emir Hanı, önce Orhan Gazi’nin yaptırdığı külliyenin içinde yer alırmış. Bayezid tarafından yeni yerine taşınınca etrafında da başka başka esnaflar yer etmeye başlamışlar. Keçeciler Hacı İvaz Paşa Çarşısında, yorgancılar Sipahi Çarşısında, Hallaçlar ve terziler Gelincik Çarşısında, hayvan işleriyle uğraşanlar At pazarında, sebze meyveciler Kapan Çarşısında, tahıl satanlar da Tahıl Pazarı’ndaymışlar. Esnaf örgütlerine bağlı çalışan esnaflar işinin ehli olmayanların dükkân açmalarına izin vermezler, çıraklıktan başlayarak ustalık kazanırlar; ancak usta öldüğünde ya da dükkân kapatıldığında ustanın yerine geçebilirlerdi.

Çarşıları da bitirip Yeşil’e doğru yollanırken kentin içinden geçen Gökdere’nin üzerinden geçersiniz. Son zamanlarda su seviyesi azalsa da üzerini süsleyen 1442 yılında Irgandılı Ali’nin oğlu tarafından yapılmış Irgandı Köprüsü, sizi susuzluk telaşından uzaklaştırmaya yetecektir. İki yanında dükkânların sıralandığı bu köprünün dünyada üç benzeri daha bulunmakta. Floransa’da Ponte Vecchio, Venedik’te Ponte Rialto ve Bulgaristan’da Lofça kentindeki Osma Köprüsü’nün benzeri olan Irgandı Köprüsü, 2004 yılında yenilenerek el sanatları örneklerinin sergilendiği bir sanat köprüsü haline getirilmiştir.

Yolun sonunda Bursa’nın, mimari simgesi haline gelen bir başka tarihi yapısına Yeşil Türbe’ye ulaşıyoruz.  Bursa Ovası’na bakan türbe, sekizgen yapısı, İznik çinileri ve görkemli kapısıyla son derece etkileyici. Son iki yıla yakın zamanını restorasyonla geçiren Yeşil Türbe’yi ziyarete gelen meraklıları olağanüstü güzellikteki çinili mihrabı tekrar görecekleri günü sabırsızlıkla bekliyorlar.

Kaplıcalar, sular

Bursa’nın her yanı su. Soğuk suları, ılık suları, Uludağ’ın buzlu, kaplıcaların kaynar suları hep dillenmiş durmuş gezginlerin dilinde. Bursa’da yapılan ilk hamam,  Romalılar dönemine tarihlenmektedir. Doğu Roma imparatorlarından I. Jüstinyen zamanında da Bursa imar edilirken Pythia’daki yani şimdiki Çekirge’de sıcak su kaynakları halkın kullanımına açılmış. Ancak Romalıların çok da önem vermediği sular, Bizanslılar döneminde daha fazla önemsenmiş. Osmanlı döneminde de hak ettiği itibarı gören kaplıcalar, Saray erkanını,  İstanbul’daki tanınmış kişileri, büyükelçileri, seyahate çıkmış yabancı prensleri, yabancı alim ve yazarları, devlet adamlarını ağırlamış. Kaplıca suları, şehrin batı tarafındaki Uludağ’ın eteklerinden çıkmaktadır.

Bursa’nın tatları

Kenti gezerken mutlaka acıkacak ve bundan böyle Bursa deyince aklınıza ilk düşecek tat olan İskender Kebap’ın tadına bakmak isteyeceksiniz. Hepsi lezzetli ama en eskisi 1867 yılından beri hizmet veren Heykel Meydanı’ndaki Kebapçı İskender. Ünü dünyayı dolaşan İskender Kebap’ın tadına bakmak için sıra da bekleseniz değer. Yemeğin üstüne tatlı olarak tabii ki kestane şekeri tatmalısınız. Alternatif mi arıyorsunuz öyleyse yolunuzu Altıparmak bölgesine Arap Şükrü Sokağına düşürün. Balık lokantaları, işkembe çorba-paçacıları, sazlı sözlü eğlence yerlerinin bir arada bulunduğu, taşıt trafiğine kapalı turistik sokaktır.

Ulu bir dağ ile Apolyont Gölü

Bursa turizminin can damarı Uludağ, yıllardır Türkiye’nin önemli kış turizmi merkezlerinden biri olmayı sürdürüyor. Kayak pistleri ve konaklama tesislerinin güzel bir tatil için son derece uygun imkanlar sunduğu Uludağ, günübirlik tatilcilerin de uğrak yeri oluyor. Antik Çağ’da ‘Olympos Mysios’ olarak bilinen Uludağ, flora ve faunasının zenginliğiyle de kar mevsiminin dışında da meraklılarını ağırlıyor.

Canınız kentten biraz uzaklaşmak istediyse, bir akşam üzeri gün batımında Ulubat Gölü’ne doğru gidin ve Zambak tepesine çıkın. Antik Çağda göldeki adalar ve göl kıyısındaki ovada kurulu antik kentin koruyucusu  olan Işık tanrısı Apolyon’un adını taşır ve Apolyont Gölü olarak anılırdı. Doğal güzellikleri sayesinde M.Ö. 1. yy’da gelişen antik- kent, Hristiyanlık döneminde önem kazanmış, hatta bir ara bir psikopozluk merkezi olmuştu. Gölyazı halkı eskiden olduğu gibi ipekböcekçiliği, balıkçılık ve tarımla geçinmekte. Kerevit avcılığı da yapılan gölün kuzeyinde iki yarımada, içinde yedi ada bulunmakta. Ulubat Köyü, gölün ortasındaki adaya köprü ile bağlanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk başkenti Bursa, tarihle doğayı iç içe barındırmakta ve ziyaretçilerini beklemektedir.

Uludağ                                                  

Marmara Bölgesi’nin en yüksek dağı Uludağ, 2543 mt. uzunluğunda.

Yıl boyunca binlerce turist ağırlayan bu heybetli dağ, özellikle kış aylarında kış turizmi meraklılarının gözdesi. Uludağ’da 15 tane özel ve 12 adet kamuya ait konaklama tesisi bulunur. Hindibağ, gelincik, yabanmersini gibi birçok bitkiye de ev sahipliği yapar. Kış turizminin yanı sıra kuzey bölümünde bulunan Sarıalan, Kadı, Sobra ve Kirazlı yaylarında bahar aylarında da muhteşem doğa manzaraları görebilirsiniz.

Ulucamii   

Yıldırım Beyazıt tarafından mimar Ali Neccar’a yaptırılan cami, 20 kubbeli bir planda inşa edilmiştir. Ortadaki kubbe yağmur sularının havuzda toplanması ve ışık girişinin sağlanması için açık olarak tasarlanmıştır. Günümüzde ise camekânla kapalı olduğu için sadece ışık işlevini yerine getirir. Camideki en etkileyici yapı kuşkusuz kündekari minberdir. Çivi ve yapıştırıcı kullanmadan, 6.666 parçanın iç içe geçmesiyle yapılmış minberin kanatlarındaki kabartmalarda kainat ve güneş sistemi sembolize edilmiştir.

Ne yenir?

Bursa’nın kuşkusuz en bilinen lezzeti İskender kebap. Sinir ve kemiklerden arındırılmış etin, dik bir şekilde şişte pişirilip pide üstünde tereyağı ve domates sosuyla servis edildiği bu yemek turistlerin favori yiyeceği. Kahvaltı içinse Bursa’da en doğru tercih tahinli pide. Şekerle tahinin karıştırılarak pide üstünde fırına verilmesiyle hazırlanan bu yiyecek, güne enerji ile başlamanızı sağlayabilir. İskenderin köfteli versiyonu diyebileceğimiz pideli köfte, cantık, Kemalpaşa tatlısı ve kestane şekeri kente özgü diğer lezzetler.

Irgandı Köprüsü:

Tarihte Lofça, Venedik ve Floransa’daki benzerleriyle birlikte dört çarşılı köprüden biri olan Irgandı Köprüsü, Bursa’nın Setbaşı semtinde yer alır. 1442 yılında inşa edilen köprü, 2004 yılında yenilendi. Günümüzde el sanatları atölyeleri ve dükkanlarının bulunduğu köprüden Bursa’ya özgü hediyelikler alabilirsiniz.

Mudanya

Bursa’ya 29 kilometre uzaklıktaki bu şirin belde, plajları, balık lokantalarıyla kentin sayfiye yeridir. Girişte yer alan Montania Otel, eski tren istasyonunun restorasyonu sonucu ortaya çıkmış. Ortadoğu’un en iyi butik oteli seçilen otelde deniz kenarında kahvelerinizi yudumlayabilirsiniz. Mudanya’nın biraz ilerisinde yer alan balıkçı köyü Tirilye ise şirin atmosferiyle sizi sarmalayacak. Resmi adı Zeytinbağı olan köyde, Barbun en önemli balık. Hatta o kadar değerli ki köyün adını barbunun Rumcası olan “trigliya”dan aldığı söylenir. Barbunu yiyebileceğiniz mekan ise Homini Barbun. Köyün diğer bir güzeli ise zeytin. En önemli geçim kaynağı olan zeytinden yapılma hediyelik eşyaları ve özellikle zeytin kolonyasını almadan dönmeyin.

Anadolu Otomobilleri Müzesi:

Toplam 17.000 m2 alanı kaplayan müze, Umurbey Bilgi Parkı içerisinde 2002 yılında kuruldu. Eski ipek fabrikası binasında bulunan müzede ilk çağdaki cenaze arabasından Paris-Dakar Rallisinde kullanılmış Ralli arabasına kadar tarihsel süreçte otomobilleri inceleyebilirsiniz. Müze içerisinde bulunan Fayton Kafe’de yeşillikler içinde mola verebilirsiniz.